Mizahi bir dile sahip, hicivli sözlerin müdavimi bir adam. Yıllar yılı Akit gazetesinin kendisine tahsis edilmiş bir köşesinden gülümseyip ve gülümsetip durdu, yazdı. Yazılarında gündeme ve güncele dair sözler sarf ettiyse de, genel olarak aslolana yönlendirme çabasını taşıdı. Kendisini okutturan ve “acaba bugün ne yazdı” diye merak uyandıran bir üslup hâkimdi yazı çalışmalarında. Renkli kişiliğinden olsa gerek, sayfası da çok renkliydi. Güldüren ve düşündüren bir kişilikti kelimelerin tam anlamlarıyla.
Artık yazmıyor; gazetede yazmıyor yani (nerede, nasıl yazıyor onu da bilmiyorum). Ben onu köşesinde yazdıklarının yanında kitaplarıyla da tanırım/tanıdım. Ve özellikle de Kafka’dan Yufkayaisimli, sair zamanlarda yazdığı denemeleriyle oluşturduğu kitabının izleri derindir benliğimde. Müthiş bir mizah ve espri rüzgârı estirdiği bu eserindeki bazı yazılar/espriler, hatırımdan hiç silinmedi. Ve belki de Mehmet Emin Kazcı’yı bende değerli kılan da bu dağarcığımdaki saklı duran söz kümeleridir.
Mehmet Emin Kazcı, biraz küskünlük yaşıyor sanki
Birçok güzel kitap çalışmasına koca koca imzalar atmış adamdır o. Anladığım kadarıyla son yazdığı eseri, Hüzün Kalır Geriye & Büyük Aşklar Küçük Nedenlerle Biter! çalışması. Yine anlayış sınırlarımı zorlayarak vardığım sonuca göre Kazcı, biraz küskünlük yaşıyor sanki! “Nereden anladın peki bunu?” sorusu üzerime yığılmadan evvel, hemen sebeb-i hikmetini açıklayayım mevzunun:
Geçtiğimiz günlerde bende, Mehmet Emin Kazcı ile ilgili bir araştırma yapma düşüncesinin hasıl olmasından mütevellittir ki, internet üzerinden mübarek ismini kapsayan sitelere nazar ettim. Facebook namındaki malum yerde kendi adına ait açtığı bir sayfa ile karşılaştım ve orada normal bir paragraf büyüklüğündeki şu serin ve pek derin sözlerini okudum: “Bir bir geride kalıyor; büyüsünde yittiğimiz akşamların gölgesi. Yılları damla damla içiyor yelkovanlar. Gecenin sükûnunda tutuşan hasretleri… Bir nihavent şarkıdan daha iyi kim anlar… Varsın bizi eskiterek yenilensin seneler. Yaşamanın en güzel nedenidir hüznümüz. Yeter ki bir yüreğin sıcacık sılasında… Bir gurbet soğukluğu yaşamasın gönlümüz… Senden korkmuyoruz ey geçen zaman! Sende değil bizde, biçilmez paha. Madem
meftunuyuz bir güzelliğin… Bırak yüzümüze bir çizgi daha.” Ben küskünlük sezdim; bilmiyorum başkası ne çıkarır buradan! Elbette bir umut da var, direneceğim zaman, sana yenilmeyeceğim de diyor yazarımız. Bu iyi. Hasılı, 3 Ocak 2012 tarihli bu sözleri, onun yazma damarının hâlâ atıp durduğuna dair göz kırpmış oluyor bize.
Yine ona dair yakın tarihli bir haber olarak, Tv Net’te 27 Temmuz 2009 tarihinde kendisiyle yapılmış bir söyleşiyi görüyoruz. Orada, yazarlık serüveni ve yazdıklarının içeriğinden uzun uzadıya konuşturulmuş Kazcı.
En iyi çocuk neden uyuyan çocukmuş?
Kafka’dan Yufkaya’daki bana tesir eden kısımlara dönelim. ‘En iyi çocuk uyuyan çocuktur’ başlığını kondurduğu yazısını başından sonuna değin kahkaha tufanıyla okuyorsunuz, Allah affetsin! (Kahkaha atarken doğal olarak dişleriniz boğazınızla birlikte alenen gözükme noktasına geliyor. Malumdur ki, Nebevî Sünnet’e göre Rasulullah’ın en aşırı gülümsemesinde bile sadece dişleri görünür imiş.) Tamam gülmeye gülüyorsunuz ama, aslında orada bir mağduriyet var, bir kızgınlık ve öfkelenme var afacanlara. Gerçi, biz millet olarak zaten hep başkalarının düşüp kalkmalarına, mağdur olmalarına, zaaflarına gülüşüp durmaya meyyalizdir; bu da esasen büyük zaaf ya, neyse biz mevzumuza geçiş yapalım.
Evlerine misafir olarak gelen ailelerin yaramaz, afacan, deli-dolu çocukları, evde yapmadıkları yaramazlık, kırmadıkları eşya bırakmazlar. Hepsine eyvallah! Lakin yazarın da hassas noktası olan, hayatının en kıymetli yanını oluşturan kütüphaneye, kitaplarına verilen zarar-ziyan olayın ne kadar had aşıcı raddeye geldiğinin hali pür melalidir. Çocuğun biri ağzına kesme şeker, eline de kitaplıktan ilmî içerikli ciltli bir kitap alır. Şekeri ağzında ezdikten sonra kitabın herhangi bir sayfasını açar ve oraya “kalleşçe(!)” bırakır. Bu facianın farkına sonradan varan yazar, veryansın eder ve “hain çocuk” der ama, iş işten geçeli çok olur. Ve tabi evlatlarının bu yaramazlıkları karşısında kıllarını bile kıpırdatmayan ailelere içinden demediğini bırakmaz yazar.
Mevzubahis çocuk, birçok ciltli kitabı bu esrarengiz metoduyla katleder. Güler misin, ağlar mısın? Tabi biz okurken güldük; ama yazarın ağlama yönünde gözlerinin kızardığını tahmin edebiliyoruz. Bu olayla birlikte, daha birçok yaramazlık numunesini de paylaştıktan sonra Kazcı Ağabey haliyle şu sonuca varır ki, “En iyi çocuk, uyuyan çocuktur.”
TV5’te ‘Son Nokta’ adlı bir program da yapardı
Bir yazı daha vardı, (ki yazıyı kitaba girmeden daha evvel Selam gazetesinde okumuştum), gecenin geç saatlerine kadar süren çaylı-sigaralı tartışma ortamlarında tek celsede devlet yapıp yıkan; ama genellikle de sabah namazını/namazların şahını kaçıran, o günün devrimci gençlerini konu ediniyor.
Bir Zarife Nine’leri vardır; abid mi abid, zahid mi zahid... Gençlere, namazlarına dikkat etmelerini öğütlermiş. Onlarsa ninelerini hafife alırlarmış; zaten namazlarını kılarlarmış ya! Ama yok, ninenin namaz telakkisi bambaşkaymış demek ki! Mehmet Emin Kazcı yıllar sonra ninelerine çok hak verdiğini ve onun öğütlerini merhem gibi gördüğünü söyler ve onu büyük bir iç çekişle yâd eder. Kitabın son yazısı olan bu çalışmayla konuyu çok güzel bağlamış yazarımız.
Kazcı’yı merak etmemize sebep çok. Tv5’in ilk yayına başladığı günlerde “Son Nokta” isimli bir program yapardı. Güzel insanları konuk eder, pek güzel konular etrafında sözü kıymetlendirirdi. Ayrıca radyo programları yaptığını da duymuştuk.
Şimdi haklı olarak ya da haklı olduğumuzu varsayarak, onu yine sahalarımızda görmeyi temenni ediyor ve kendisine büyük selam gönderiyoruz... O, bu selamımızı alamasa da, görenlerin iletmesini istirham ediyoruz.
Fatih Pala yazdı









